30 Mayıs 2013 Perşembe

KANUN HAZIRLAMA ve ÇIKARMANIN SAĞLIKLI YOLU

KANUN HAZIRLAMA ve ÇIKARMANIN SAĞLIKLI YOLU

 Ekim 2004
 
Yeni Türk Ceza Kanunu tasarısının son iki maddesi kabul edilmeden komisyona geri çekilmesi ile başlayan tartışma ortamını değerlendirmeye çalışırken yaptığım araştırmaya göre mevcut hukuk fakültelerimizde tasarı/teklif hazırlama ve kanunlaştırmanın adımlarını içeren ve tartışan bir ders yok imiş.
 “Sağlıklı bir şekilde kanun hazırlamanın adımları ne olmalı?” sorusunun cevaplarını aramayı öneriyorum. Bu cevapları, beklenen Avrupa Birliği üyeliğimiz nedeniyle AB normlarına uygun vermeliyiz. AB ülkelerinde kullanılan prensipler ile süreç aşamalarına dayanarak aşağıdaki önerileri yapmak istiyorum.
5 Prensip
Kalite düzeyi yüksek kanun hazırlamak ve çıkarmak için 5 prensibe dikkat edilmesi gerekiyor:
1.       Şeffaflık: Kanun yapma süreci açık, basit ve vatandaş tarafından izlenebilir ve anlaşılır olmalı.
2.       Benimseme: Kanunun gerekli olduğu bakanlar, TBMM, uygulayıcılar, genel kamuoyu tarafından kabul edilmeli.
3.       Hedef odaklı olmak: Çözülmek istenen toplumsal soruna odaklanılmalı, yan etkiler en aza indirgenmeli.
4.       Tutarlılık: Kanun hazırlama ve çıkarma sürecinin adımları tüm kanunlar için aynı ve  bilinir olmalı.
5.       Orantılı olmak: Kanunî düzenlemeyle getirilen çözüm, soruna orantılı olmalı; sadece gerçekten ihtiyaç var ise yeni kanun çıkarılmalı.
Kanun Hazırlama ve Çıkarma Sürecinin Aşamaları
AB bünyesinde kanun hazırlama ve çıkarma süreci 5 aşamadan oluşuyor.
Aşama 1: Ön Hazırlık
1.       Tüm bakanlar ile bakanlıkların hukukçuları başlangıçta sürece dahil edilmeli. Her bakanlıkta “Mevzuat Etkilerini İnceleme Birimi” proje ekibi olarak bulunmalı. Bu ekip TBMM “Kanunlar ve Kararlar Dairesi Başkanlığı” ile yakın temas halinde olmalı.
2.        AB Komisyonu ve diğer paydaşlarla düzenli ve yakın temasta bulunulmalı.
3.        Hazırlık çalışması, Bakanlıklar ve AB Genel Sekreterliği ile koordine edilmeli.
4.       Eğer kanun tasarısı şekilleniyorsa, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra uygulanmasının etkileri (maliyet ve yararlar) )(Ön Etki Değerlendirme Raporu) üzerinde düşünülmeye başlanmalı. “Kanun çıkarmamanın bu konuda niçin yetersiz kalacağı” belirlenmeli. Etki değerlendirme raporlarının sahibi ve takipçisi konuyla ilgili ana komisyon olmalı.
5.       Kanun taslağının hazırlanması için gerekecek tüm araçlara (eğitim, AB birimlerinden yönlendirme ve destek) sahip olunması sağlanmalı.
 Aşama 2: Tasarının İrdelenmesi
1.        Şekillenmekte olan tasarı metni dikkatle incelenmeli; hukukçular devreye sokulmalı.
2.        Hükümet içi ve dışı danışma süreci başlatılmalı.
3.         “Geçici Etki Değerlendirme Raporu”na göre öncelikler belirlenmeli.
4.        Etkilenecek bireylerin ihtiyaçları belirlenmeli.
5.       Üçüncü sektör kuruluşları ve diğer partiler ile görüşmeler yapılmalı; gerekiyorsa Brüksel’de lobicilik faaliyetleri yapılmalı. 
Aşama 3: Tasarının Kabulünün Pazarlığı
1.       Açık ve gerçekçi öncelikler belirlenmeli. “Kesin Etki Değerlendirme Raporu” içeriği üzerinde tüm paydaşlarla (bakanlıklar, Brüksel, üçüncü sektör kuruluşları) anlaşma sağlanmalı.
2.        Tasarının gerekçesi, danışma süreci sonunda belirlenen kuvvetli argümanları içermeli.
3.       Üzerinde anlaşabilmek amacıyla metinde belirsizlik bulunmasından kesinlikle kaçınılmalı. Metindeki tanımların anlamlarının mümkün olduğunca açık olması sağlanmalı.
4.       Amaçların gerçekleşmesine katkı yapmak üzere AB üyesi ülkelerin yetkilileriyle görüşülmeli.
 Aşama 4: Kanunun Uygulanması
1.        Kanunun “az” veya “çok” uygulanmasından kaçınılmalı.
2.       Bakanlar için uygulamadaki seçenekler ve riskleri hakkında detaylı bir rapor hazırlanmalı.
 Aşama 5: Kanunun Uygulanmasının İzlenmesi
1.       Yeni kanunun uygulanmasının izlenmesi unutulmamalı.
2.       Bakanların, kanunun uygulanmasındaki sapmalar hakkında bilgi sahibi olmaları sağlanmalı.
3.        Basitleştirme veya değiştirmenin gerekip gerekmediği değerlendirmesi yapılmalı. 
Türkiye’de Durum
AB üyeliğine hazırlanan Türkiye’mizde TBMM ve hükümet, kanun yapma ve çıkarma süreci üzerinde mutlaka yeniden düşünmeli. Gazete ve TVlere yansıyan haberler ışığı altında yukarıdaki süreci değerlendirirsek, bir dizi noktada hata ve eksiklik belirleyebiliyoruz. 5 prensibe de uyulmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yukarıdaki süreç adımlarına daha önce ulaşılmaması, ulaşıldıysa adımlara uyulmaması üzüntü verici. Öğrenen toplum olmamızın yolu, hataya yolaçan süreç adımlarında iyileştirme yapmaktan geçiyor.
 
 
  

15 Ocak 2013 Salı

"Osmanlı" Ne Demek? Yeni Elit (?!)

Walter F. Weiker, "The Ottoman Bureaucracy: Modernization and Reform", Administrative Science Quarterly, vol 13, no 3, 451 - 470, 1968.

The term "Ottoman" when used in this article denotes membership in a small ruling group characterized by Muslim Religion, loyalty to Ottoman dynasty, and "Ottoman culture", a strong sense of belonging to an exclusive upper class (often including the conviction that only they were fit to rule), and sharp social, cultural, and intellectual separation from the rest of the population.

2013 Türkiye'sinde birileri garip hayaller içinde....

17 Kasım 2012 Cumartesi

Book Review - "Where is the money?"

BOOK REVIEW - May 2011


M. Atilla Öner,
A review of "After Shocks - Economic Crisis and Institutional Choice", A. Hemerijck, B. Knapen, E. van Doorne (eds.), Amsterdam University Press, Amsterdam, 2009.

This book was published at a time when the severest economic crisis since the Great Depression was still underway. It has 5 parts, 24 chapters, an introduction and an epilogue; its aim is to explore the institutional impact, dimensions, and consequences of the global economic crisis of 2007. It is the result of a series of interviews held from May to September 2009 with various academics and experts across geographic (i.e., USA and EU), occupational, and disciplinary boundaries.

In the words of its editors, it ...is the result of their intellectual engagement, insightful ideas, comments, and constructive criticism offered thoughout the entire process. They were willing to look beyond their primary interests and sub-disciplines, to reflect on the causes, conditions, and consequences of the crisis, taking a dive into the unknown.

The "Introduction" chapter written by one of the editors is the most useful one from an academic perspective because of the long list of relevant references.

Careful reading of the text reveals components of dominant ideology in the world. The authors seem to criticise capitalism, but actually do support it. None of them asks the question "Where is the money?". Where did all the money go? None of them proposes any significant solution other than irrelevant, ambigious, non-operationalizeable ideas. Some of them go as far as suggesting to reform the academic discipline of economics, although the economics literature is full with papers discussing the dynamics of crises.

All interested parties accept the fact (do not want to question it!) that the financial industry is prone to excesses. The financial industry in USA accounted for 40 % of the country's corporate profits in 2007, up from 10 % in the early 1980s. When someone attempts to interfere with the process, several opinion leaders come to the forefront claiming that the system is hardwired to run into trouble at regular intervals, so don't touch it (e.g., Black Monday, 1987; junk bond crisis, 1989 - 1990; Mexico, 1994-1995; Asia, Russia, the blow-up of Long-Term Capital Management in USA, 1997-1999; the bursting of the leveraged buy-out bubble in the early 1990s, the Nordic banking crisis and the Japanese experience in the same decade; Dotcom, Enron, 2000 - 2001; etc.).

Everybody pays lip service to preventing crises from happening, although, one would guess, they should know that financial companies are particularly susceptible to failures of governance because they are opaque and because their business is to take risks.

Careful reader of the relevant press would notice that the ideas of the authors are ideas widely discussed in the press. Nothing new. But, don't take my word for it. Read it yourself and decide...

7 Kasım 2012 Çarşamba

Üniversite Teknoloji Transfer Ofisleri

TÜBİTAK'ın üniversitelerin teknoloji transfer ofislerine (ÜTTO) 1 milyon TL hibe yardımı yapacağı haberi doğru ise süper bir gelişme.

Bütçesinden kullanmadan her yıl iade ettiği miktarı üniversitelere aktarması cok iyi.

Nasıl uygulanacağını bilmiyorum, ama
1. en az 5 yıl sürmesi gerekiyor.
2. ÜTTO yönetim kurulu kompozisyonu %50 öğretim üyesi, %50 şirket yöneticisi (üniversitelerin mezunları olabilir) olmalı. Disiplinlerarası konumu nedeniyle, bir Rektör Yardımcısı, YK başkanı olmalı.
3. Performans ölçümünde girdi - süreç - çıktı - etki boyutlarında 3er-5er kriterden oluşan bir model kullanılmalı.
4. Para sorgusuz/sualsiz her yılın ilk iş günü üniversitelerin hesabına yatmalı.

Hayırlı, uğurlu olsun...

6 Ekim 2012 Cumartesi

Türkiye'nin Yerel Yönetim Meselesi

Yerel yönetimlerde istihdam edilen kişilerin genel yetenek ve bilgi düzeylerinin diğer sektörlerde çalışanlara göre nasıl olduğunu bilen var mı? Bu konuda bir araştırma yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

Benim tahminim, düşük tutulan emlâk vergileri ve diğer gelir kaynaklarının yetersizliği nedeniyle yerel yönetimlerde istihdam edilenler, başka sektörlerde istihdam şansı bulmayanlar ve düşük gelire razı olanlar...
Bu kişilerin de yerleşim biriminin sorunlarını çözmede yetersiz kalmaları çok doğal.

Ancak, Eskişehir'de Yılmaz Büyükerşen'in başardıkları bu iddiamı çürütüyor olabilir. Eskişehir vakasının arkasında yatanları ciddi bir şekilde araştırıp anlamamız gerekiyor.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Ziya Paşa Demiş ki...

Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Ben her ne kadar gördüm ise ba'zı mazarrat,
Sâbit-kademim yine bu re'yin üzerinde.

İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.


Mevlâna Demiş ki...

Cehalet insanı çirkinleştirir,

Suskunluğum asaletimdendir.

Her lâfa verilecek cevabım vardır.

Lâkin, lâfa bakarım, lâf mı diye,

Adama bakarım, adam mı diye...


4 Ağustos 2012 Cumartesi

Türkiye Aile Şirketi Değil

Siyasette farklı pozisyonlarda bulunan aynı aile üyelerinden ve akrabalardan biri hariç diğerleri hemen istifa etmeli.

Bürokraside farklı pozisyonlarda bulunan aynı aile üyelerinden ve akrabalarından biri hariç diğerleri hemen istifa etmeli.

Hem siyasette, hem bürokraside farklı pozisyonlarda bulunan aile üyelerinden ve akrabalarından biri hariç diğerleri hemen istifa etmeli.

Bir zamanlar TBMM başkanının eşi Anayasa Mahkemesi üyesi idi.

Aynı aileden ve sülaleden kişilerin bürokrasi ve siyasette yer almaları o zaman da yanlıştı, şimdi de yanlış.

Türkiye Cumhuriyeti devleti aile şirketi değil.

İlmin Nazarî Gayesi

Hasan Âli, 1935, Surî ve Tatbikî Mantık, Ders Kitapları: III. Sınıf, s. 51-52

İlmin gayesi yalnız amelî değildir. O, beşerin tecessüslerini âmiyane bilgilerden daha emin bir surette tatmin eder; şeniyetleri olduğu gibi tanıtır, hâdiselerin ne tarzda meydana geldiğini anlatır. Tesadüfleri kaldırır; hâdiseleri, illet ve netice silsilelerinin lâalettayin karşılaşması şeklinde görmiye mâni olur. İlmin, zihnimizin evsafından olan tertip ve nizam ihtiyacını da tatmin eder. Henrie Poincare'nin dediği gibi: "Âlim, kâinatı bir ahenk ve bir tertip dahilinde görebilendir."

Au. Comte, söylediğimiz efsavı haiz olan "müspet ilmin hangi devreleri geçerek husule geldiğini ve bu hususta zihnimizin nasıl bir tekâmül takip ettiğini "Müspet Felsefe Dersleri"nin başlangıcında hulâsa etmiştir. Ona nazaran beşerin zekâsi tabiatteki hâdiseleri izah edebilmek gayesile biribirini takip etmek üzre şu üç hali geçirmiştir:
1. Teolojik devir; 2. Metafizik devir, 3. İlmî ve ya Müspet devir.

Birinci devrede insan, kendine benziyen kudretlerle hâdiseleri izah etmiştir. (Fetişizm) de hayır ve şer halkeden ruhlar tasavvur olunur; bütün tabiî vakıalar ve insan hayatına müteallik bütün hâdiseler hep o ruhların müdahelesile izah edilir. Eski Mısır, Yunan ve Romada münteşir (Politeism) de ise her yerde birçok ilâhların vücudu tahayyül olunur; Monoteism - ki Müslümanlık ve Hıristiyanlık buna dahildir -  birçok ilâhların yerine bir Allah kabul etmiştir; onun kudret ve iradesile kâinatta olup biten her şey izah edilir. Bu devre içinde fetişismden politeisme, politeismden monoteisme intikalde manevî bir terakki olduğu şüphesizdir.

İkinci devrede insan; hâdiseleri, onları tevlide muktedir tasavvur ettiği "mücerret kuvvetler" yardımile izah eder. (Allah) yerine (Tabiat)ı kor; ilahî kuvvetler yerine, tabiî kuvvetleri ikame eder. Meselâ suyun yükselmesi hâdisesini izah edemiyince ona "Tabiat halâdan nefret eder." şeklinde taviat haricinde bir sebep bulur. Hayatî hâdiseler, "hayatî bir başlangıç" ile izah edilir. Bu hal ancak teolojik devirden ilmî devreye bir intikal vazifesini görmüştür; yoksa hakikatte tam bir şuriş ve buhran devresidir. Bu devrede insan zekâsı, hâdiseleri Allah ile izahın mümkün olamıyacağını anlamakla beraber onun hakikî bir şekilde nasıl izah deileceğini bulmıya muvaffak olamamıştır.

Ancak üçüncü devrededir ki beşer, hâdiseleri gene hâdiselerle izah lüzmunu idrak ve "mutlak"a erişilemiyeceğini anladı; kâinatın menşe ve gayesini aramaktan vazgeçti. Hâdiseleri müşahede, onlar üzerinde muhakeme ve aralarında değişmiyen münasebetleri aramakla iktifa etti.

Comte der ki "Her birimiz, kendi şahsî tarihimizi teemmül ettiğimiz zaman en mühim fikirlerimizde çocukken ilâhiyatçı, gençken metafizikçi ve kemal çağında fizikçi olduğumuzu hatırlamaz mıyız? Ayni hakikati, bugün herkes, kendi asrının seviyesine bakarak kolayca meydana koyabilir."

Bazı toplumların çocukluk döneminden bir türlü çıkamamalarının nedenleri üzerinde düşünmeliyiz.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Seneca'dan (MÖ 4 - MS 66) öğrencisine mektup

Seneca Lucilius’unu selâmlar,

Evet, öyle yap Lucilius, kendin için kazan kendini. Şimdiye değin senden zorla alınan ya da çalınan ya da boşuna akıp giden zamanına sarıl, iyi kullan onu.

Durum, emin ol, sana yazdığım gibi: kimi zamanımız bizden zorla kapılıyor, kimisi sinsice çalınıyor, kimisi de boşuna akıp gidiyor. Umursamadığımız için uğradığımız kayıp da, en yüz kızartıcı olanı.

Dikkat edersen, hayatımızın en büyük bölümü kötü iş yapmakla geçiyor, büyük bir bölümü hiçbir iş yapmamakla, bütün yaşamımız da (gerekenden) başkasını yapmakla geçiyor.